Tanrı'yla Buluşmanın Gizli Geçidi
"Siperde ateist olmaz."
Bu söz savaş meydanında doğdu: Top mermilerinin yağdığı bir siperde, Tanrı'ya inanmayanlar bile dua etmeye başlar.
Kutsal Kitap'taki savurgan oğul, babasının malından payını alıp uzak bir ülkeye gider ve her şeyi har vurup harman savurur. Sonra açlık içinde, adeta içgüdüyle babasının evini hatırlar. İnsan da böyledir. Kaygı, korku ve acı içinde insan içgüdüsel olarak babasını arar.
Ama bu hikâyede şaşırtıcı bir sahne daha var. Baba, oğlu daha uzaktayken onu ilk fark eden oldu, koşup ona sarıldı. Babasını arayan yalnızca oğul değildi; baba da oğlunu arıyordu.
Hayat sakinken insan, kendi hayatının efendisi olduğuna ve şimdiki mutluluğunun süreceğine inanmaya eğilimlidir. Bu dünyayı en çok sarsan şey acıdır. Ama acı yalnızca yıkmaz; kapalı kalmış kalp kapılarını da açar.
Psikolojide buna travma sonrası büyüme denir. Bir kriz yaşayan bazı insanlar hayatın ne kadar değerli olduğunu derinden kavrar, ilişkilerini ve iç güçlerini yeniden keşfeder, ruhsal ve dinî ilgilerinin derinleştiği bir değişim yaşar. Ağır bir hastalığın ardından yeniden Tanrı'yı aramak, gerçekten araştırılan bir olgudur.
Amerikalı filozof William James de umutsuzluk ve çaresizlikten geçerek hayata yeni bir anlam bulan insanların dinî deneyimlerine dikkat çekmişti.
Eyüp malını, çocuklarını, hatta sağlığını bile kaybetti. Çektiği acıyı anlayamadığı için sorguladı, itiraz etti, feryat etti; ama sonunda şöyle itiraf etti:
"Kulaklarım seni duymuştu, şimdiyse gözlerim seni görüyor." (Eyüp 42:5)
Acıdan önce Eyüp için Tanrı kulaktan duyulmuş bir bilgiydi. Acıdan geçtikten sonra ise gözleriyle karşılaştığı biri oldu.
Kutsal Kitap bunu tekrar tekrar söyler: "RAB yüreği kırıklara yakındır" (Mezmur 34:18). Belki de imanın özü, güçlü insanların Tanrı'yı aramaya gittiği bir hikâye değil, zayıf düşmüş insanlara Tanrı'nın yaklaştığı bir hikâyedir.
Mistikler de aynı yoldan yürüdü. 16. yüzyılda Haçlı Aziz Yuhanna, ruhun Tanrı'yla daha derin bir ilişkiye ulaşması için karanlıktan geçmesi gerektiğini düşünüyordu; 20. yüzyılda Fransız düşünür Simone Weil de büyük acılar içinde ilahi sevginin varlığını deneyimlediğini yazdı.
Çocukken kiliseye giden biri bile büyüdüğünde onlarca yıl Tanrı'yı unutarak yaşayabilir. Sonra hayatını sarsan bir olay geldiğinde, unuttuğu ilahileri dinlemek ve dua etmek ister.
Sıradan gündelik hayatta hissedilmeyen Tanrı'nın varlığı, neden büyük bir acının ortasında birden bu kadar yakınlaşır? Acaba bizde Tanrı'yla buluşmanın gizli bir geçidi mi var?
Tanrı'yla buluşmak için acı çekmek gerekmez. Ama aç kalmış savurgan oğul babasının evini hatırladığında, babası çoktan yolun sonundan ona doğru koşuyordu.
Orijinalini oku (Korece) →
Bu söz savaş meydanında doğdu: Top mermilerinin yağdığı bir siperde, Tanrı'ya inanmayanlar bile dua etmeye başlar.
Kutsal Kitap'taki savurgan oğul, babasının malından payını alıp uzak bir ülkeye gider ve her şeyi har vurup harman savurur. Sonra açlık içinde, adeta içgüdüyle babasının evini hatırlar. İnsan da böyledir. Kaygı, korku ve acı içinde insan içgüdüsel olarak babasını arar.
Ama bu hikâyede şaşırtıcı bir sahne daha var. Baba, oğlu daha uzaktayken onu ilk fark eden oldu, koşup ona sarıldı. Babasını arayan yalnızca oğul değildi; baba da oğlunu arıyordu.
1. İnsan Acı İçinde Tanrı'yı Arar
Hayat sakinken insan, kendi hayatının efendisi olduğuna ve şimdiki mutluluğunun süreceğine inanmaya eğilimlidir. Bu dünyayı en çok sarsan şey acıdır. Ama acı yalnızca yıkmaz; kapalı kalmış kalp kapılarını da açar.
Psikolojide buna travma sonrası büyüme denir. Bir kriz yaşayan bazı insanlar hayatın ne kadar değerli olduğunu derinden kavrar, ilişkilerini ve iç güçlerini yeniden keşfeder, ruhsal ve dinî ilgilerinin derinleştiği bir değişim yaşar. Ağır bir hastalığın ardından yeniden Tanrı'yı aramak, gerçekten araştırılan bir olgudur.
Amerikalı filozof William James de umutsuzluk ve çaresizlikten geçerek hayata yeni bir anlam bulan insanların dinî deneyimlerine dikkat çekmişti.
2. Tanrı Acı Çeken İnsanı Arar
Eyüp malını, çocuklarını, hatta sağlığını bile kaybetti. Çektiği acıyı anlayamadığı için sorguladı, itiraz etti, feryat etti; ama sonunda şöyle itiraf etti:
"Kulaklarım seni duymuştu, şimdiyse gözlerim seni görüyor." (Eyüp 42:5)
Acıdan önce Eyüp için Tanrı kulaktan duyulmuş bir bilgiydi. Acıdan geçtikten sonra ise gözleriyle karşılaştığı biri oldu.
Kutsal Kitap bunu tekrar tekrar söyler: "RAB yüreği kırıklara yakındır" (Mezmur 34:18). Belki de imanın özü, güçlü insanların Tanrı'yı aramaya gittiği bir hikâye değil, zayıf düşmüş insanlara Tanrı'nın yaklaştığı bir hikâyedir.
Mistikler de aynı yoldan yürüdü. 16. yüzyılda Haçlı Aziz Yuhanna, ruhun Tanrı'yla daha derin bir ilişkiye ulaşması için karanlıktan geçmesi gerektiğini düşünüyordu; 20. yüzyılda Fransız düşünür Simone Weil de büyük acılar içinde ilahi sevginin varlığını deneyimlediğini yazdı.
3. Acı, Tanrı'yla Buluşmanın Gizli Geçididir
Çocukken kiliseye giden biri bile büyüdüğünde onlarca yıl Tanrı'yı unutarak yaşayabilir. Sonra hayatını sarsan bir olay geldiğinde, unuttuğu ilahileri dinlemek ve dua etmek ister.
Sıradan gündelik hayatta hissedilmeyen Tanrı'nın varlığı, neden büyük bir acının ortasında birden bu kadar yakınlaşır? Acaba bizde Tanrı'yla buluşmanın gizli bir geçidi mi var?
Tanrı'yla buluşmak için acı çekmek gerekmez. Ama aç kalmış savurgan oğul babasının evini hatırladığında, babası çoktan yolun sonundan ona doğru koşuyordu.